Bay Bayar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bay Bayar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2010 Perşembe

(2) MÜTEVEFFÂ BAY BAYAR: “LOZAN’DA VERDİĞİMİZ SÖZ GEREĞİ TÜRKİYE’DEN MÜSLÜMANLIĞI TAMÂMEN KALDIRACAĞIZ!”



Yehûdî-haçlı dünyâsının 15 asırlık azılı İslâm düşmanlığı, bütün dünyânın kabûl etdiği ve aslâ inkâr edemiyeceği bir vâkıadır. Bir ve yegâne gâyeleri de, beşeriyeti soyub soğana çevirerek kanını emmek üzere te’sîs etdikleri vahşî ve kan dökmekden ibâret şeytânî saltanatlarının devâmı...
İslâmiyyet ise, bu mutlak zulüm saltanatına kat’iyyen mâni’ olan ve (dünyâ adâleti) hedefine yürümek üzere vaz’-ı ilâhî olarak hâkimiyyetini ortaya koyan Mutlak Hakîkat… Şu halde dünyânın başbelâsı o zâlim ve vahşî yehûdî-haçlı saltanatının ortadan kaldırılması da, Müslümanlığın vücûd hikmetlerinden biridir. Bunu çok iyi bilen vahşî zulüm dünyâsı içün, İslâmiyyet’in (yok edilmesi), onlara göre en başda gelen bir çâre olacakdır… Bu uğurda, Müslümanlığın dış düşmanı olarak irtikâb etdikleri bin türlü harbler, cinâyetler, hâinlikler, tasallutlar, soygun-vurgun ve insanlık dışı şenâat ve denâatler, onları gâyelerine vâsıl edememişdir… Buna binâendir ki, müslümanların içinden yetişdirecekleri hâinler eli ile millet-i İslâmiyye’yi yıkıb yok etmeyi, son ve en müessir bir çâre olarak ele almışlardır…
Bir evvelki nüshamızda arz ve beyân etdiğimiz üzre, gâvurcasıyla “otokolonial” sistemlerle, müslümanlara âid kaleleri içden düşürme devrini başlatdılar; ve bunu da, düzinelerce parçaya ayırdıkları memâlik-i İslâmiyye üzerinde mevki-i tatbîka koydular. Birinci harb-i umûmî âhirinde ortaya çıkardıkları nice sun’î, hormonlu, işbirlikçi, yardakçı ve “bağımsız(!) devletler” ile, bu gözboyama ve kataküllileri, dünyâ salaklarına da şifâ niyetine yutdurup durdular… Hâlâ daha da, (hâşâ min huzûr) hınzır gribi soyundan muhayyel, “domuz aşısı!” misillü de muhavvel oyunlarla, onların kanlarına zerk ile, cirolarını yükseltib kan emmeye devâm etmektedirler…
Bay Bayar’ın ateist, cumhurlopçu ve masonik familyasına Lozan’da kabûl etdirdikleri en baş madde de, andlaşmanın gizli maddelerinin en temel umdesi hâlinde işte budur…
Gerçi bu noktaya, 1923 de imzaladıkları o mâhut andlaşma ile bir anda yüz yüze gelerek vâsıl olunmamışdır. El-ense çekmeler, sondajlar ve müzakerât ile gizli muhâberât ve istihbârât, nice yıllar evvel ve bilhassa Anadolu’nun işgâli sıralarında (1918’lerde), bilâhare de 19-20-21-22’lerde, muhtelif mülkî ve askerî zevât ile ve bilhassa İngilizler arasında ve ruznâmenin en baş maddesi hâlinde müzâkere edilmişdir… Gizli ahd ü mîsâklar ve gizli plânlar, müstakbel “halâskâr ve kurtarıcıların” hangi pazarlıklarla hangi mevkileri ihrâz edeceklerinin senaryolarına malzeme teşkîl etmişdir…
Bilhassa İngilizin kadîm (anti-İslâm) ve (anti-Hılâfet) siyâseti ve bunun dayandığı devâsâ şeytanlıklar, bu mevzuun baş aktörlerini de ta’yîn etmişdir… İngilizin bu senaryoda bir tek tetik çekmeden ve burnu bile kanamadan rolünü pek ustaca oynadığı, içimizdeki hâinlerle salakların küllemelerine rağmen, bütün dünyânın da ma’lûmudur… Böylece plân, Yunanlının “megalo-idea’sını” köpürtmüş; ve Anadolu’yu da palikarya sürülerinin önüne müştehâd bir tâze olarak yerleştirmesini bilmişdir! Ayrıca buna munzam, Anadolu insanını da artık belini doğrultamaz hâle getirmek içün meşhûr ve kadîm “İngiliz Siyâseti” muvaffakıyyetle işletilmişdir!.
Yekûn hânesi olarak, bütün bunların mâverâsındaki temel mes’ele ise, (Osmanlı Hılâfetini) ve onun çekirdek bakıyesi olan (Müslüman Oğuz) soyunu eritib ortadan kaldırmak… Geriye kalacak “ulusu” (yahudice ulus, sürü demekdir) yani dönmeler idâresindeki sürüyü de, “kurtarıcılarına!” ve modern “tanrılarına!” kavuşturmak… Böylece bu kalabalıkları, “ebediyyen!” bunlara minnettâr kılıb GEBE bırakmak…
Netîceten, çilekeş milletin bir-iki nesil sonrasını, “modern (asrî=çağdaş) köleler” vaz’iyyetinde, târîhî firavun köleleri benzeri mahkûm ederek, nefs-ins ve iblis esîri ulus=sürü hâline inkilâb etdirmek… Üstelik de bunu, dünyâya, “insan ve kadın hakları, hürriyet ve çağdaşlık, modernite ve medeniyet!” gibi maskelerin ardından höykürüb nutuklamak…

TÂRİHDEKİ BİR TAKIM KIRILMA NOKTALARI İYİ OKUNMAZSA, İSTİKLÂL VE HÜRRİYET YERİNE ESÂRETİ BAL GİBİ YALATABİLİRLER…

İşte “kurtuluş savaşı!” adını verdikleri mücâdelelerin altında hangi plânları tatbîka koyarak muvaffak oldukları, istikbâlin soyu ve kökü belli târihçilerini, dalkavukluk ve yardakçılıkdan mutlaka ârî, cesûr, nâmuslu, şahsiyetli ve hür çalışmalara başlatmalıdır kanaatindeyiz… Zîrâ hiçbir milletin bir yüz senesi, Anadolu târîhinin son yüz senesinin yüzde biri kadar bile yamultulub, tahrîf ve tepetaklak da edilib, simsiyahlarla bembeyazlara yer değiştirtilememişdir…
Binâenaleyh, Mason Bay Bayar’ın ağzından, ateist (laik), şefokratik ve masonik familyasının söylediği:
“-Lozan’da verdiğimiz söz gereği Türkiye’den İslâmiyyet’i tamâmen kaldıracağız!”
İ’tirâfı, vahşet çapında irtikâb edilenlere ve şu anda yapılmakda olanlara bakılacak olursa, son derece çarpıcı bir vesîkadır; ve Kâinât çapındaki fecâatin derinliğini ortaya koyması bakımından da, fevkal’âde ma’nâlıdır…
Plânın kuvveden fiile çıkarılmasındaki usûlü de, daha evvel arzetdiğimiz gibi müteveffâ Bayar’ın şöyle höykürdüğü, yine bütün dünyânın ma’lûmudur:
“-Biz bu işi mihrabdan halledeceğiz!”
1924’de de “Diyânet İşleri Riyâseti” denilen yeri, işte mücerred bunun için ihdâs etmişlerdi… 1949’dan itibâren açdıkları bir takım mekteb, enstitü ve (ilâhyapyat) fakültelerini de…

AKP DEMBOKRASYASININ BAŞPİSİKOPOS VEZNİNDEKİ BAŞPOLİTİKOSUNA GÖRE, BAŞKA DÜŞÜNCE VE İNANIŞLARA SAYGI DUYMAYAN, DÜNYAYI CEHENNEME ÇEVİRİRMİŞ !!!

DİB denen bu yerin tam 86 senedir yediği haltların, cildlerce kitâba sığmayacak cesâmetde olduğunu söylemek, bir hakîkatın ifâdesi olur…
Biz, şu “sarıklı politikacı” Yardakoğlu veznindeki Bardakoğlu familyası başpolitikosunun, “Türkiye’den İslâmiyyet’in nasıl tamâmen kaldırılmakda olduğunu!” ortaya koyan yüzlerce ifâde ve beyânâtından, ocak ayında vâki’ olan bir-ikisine, bu makâlemizde bir nazar atfedeceğiz… Üslûbumuz ise, yapılan tehdîd, hakâret, saldırı ve tahriflerin cesâmetine denk olacakdır, böyle olmak zorundadır…
3.Ocak.2010 târihinde matbuatda yer alan o müşedded küfr ü dalâlet ve “bardaksal ve yardaksal!” hezeyân aynen şöyledir:

"-Ancak, sadece bizim gibi düşünenler ve bizim gibi inananlara saygı duyarsak, o zaman bu dünya hayatını cehenneme çeviririz!"

Dikkat ediniz adam, neden (düşünmek ve inanmak) gibi iki temeli öne çıkarıb, neden bunları merkeze yerleştiriyor?
Sarık-cübbeli başpolitikosun bunu, rastgele ve lâf olsun diye diline alamıyacağı elbetde ortada…
“Saygı duymak” ta’bîri de, her esperanto=uydurukça=kurbağaca kelime gibi sebataistlerin (dönmelerin) uydurub işletdiği kurbağaca bir ta’birdir. Müslüman Oğuzların hükûmetleri zamanında cârî olan “hürmet etmek, ta’zimde (ihtiramda) bulunmak” gibi kelimelerin yerine ikâme edilmiş bir nesnedir… Son senelerde bu “saygı duymak” ta’biri, mürâîlik ve münâfıklık elinde kullanılan son derece fâhişe bir ma’nâya sahib kılındı… Hacı, hoca, mücâhid ve mücâhide(!) geçinenlerine kadar herkes, herkesin ne kadar ucûbe ve yamuk, iğrenç ve pislik de olsa, ne kadar “düşünce ve inanışı” varsa, bütün bunlara “saygı duyar!” oldu!..
Bundan böyle artık herkes, gözünü kırpmadan ve Yardakoğlu veznindeki Bardakoğlu sarıklısına “beli sultânım emrin olur!” deyû bel kırıp elpençe divân da durarak, “saygı duyub” yamışıb gitmelidir!…
Şahsiyetli ve kendinden emin bir ferdin, kendi “düşünce ve îmânına” ters ve zıd “düşünce ve îmâna!” hürmet etmesi veya ta’zîmde bulunması, kendi kendisi ile tenâkuza düşüb kendisini inkâr etmesidir… Bir fikir veya inanışa saygı göstermemek, ona hakâret veya küfredib sövmek ma’nasına da gelemez… Saygı gösterilmeyen bir fikir veya inanışa saygı duymamak demek, onu kabûl etmemek, benimsememek, tahsîn ve tasdîk etmemek demekdir… Buna da herkesin hakkı vardır… Hiç kimse “benim düşünce ve îmânıma saygı duyacaksın!” deme hakkına da aslâ sâhib olamaz… Bu bir takdir meselesidir; ve “herkes karşısındakinin düşünce ve inanışına saygı duyacak!” diye bir mecbûriyyet aslâ olamaz… Aksi takdirde, insanların (takdir hakkı) gibi en temel hakkı elinden alınmış olur. Bu ise, onun fikretmesine, îmânına ve saygı duyub duymama melekesine kelepçe takmakdır ki, her aklı başında bir insan böyle bir manzara ile karşılaşdığında, karşısındaki başpisikopos vezninde sarıklı-cübbeli bir başpolitikos bile olsa, ona, zoptirikos’lu bir “hastir!” çekme hakkına ânında sâhib olur!.
“-Kim olursan ol, karşındakinin ne tür bulunursa bulunsun düşünce ve inanışına saygı duymazsan dünyâyı cehenneme çevirirsin!”
Diyen bir adama, hangi kümesin horozu veya hangi sarık-cübbenin yobazı olursa olsun, ona, “ya zorbasın, ya geri zekâlısın veya güldürme hastasısın!” denir; ve dediğimiz gibi de, sâdece bir güzel “hastir!” çekilir…

VAN MİNİT RECEB TAYYİB BEY, BU SARIKLI-CÜBBELİ BAŞPİSİKOPOS VEZNİNDEKİ BAŞPOLİTİKOSLARIN HER HALTINDAN DA MES’ULDÜR…

Receb Tayyib Bey hükûmet-i cumhurlobiyyesi gibi mu’tell-i iktidâr ve innîn bir nesnenin, DİB’in başına geçirdiği Başpisikopos veznindeki sarıklı-cübbeli başpolitikos, bu üç şıkdan (zorbalık şıkkını) piyasaya sürmenin peşinde… Adam, hem mu’tell ve innîn bir iktidârın(!) üstelik üç bacaklı sandalyesi üzerinde mıntıka-yı memnûaya sâhib, hem de öylesine gemi azıya almışcasına ve ipden boşanmışcasına höykürüyor ve tehdîd ediyor ki, TÜRKÇESİ şu:
“-Eğer dünyâ cehenneme çevrilirse, bunun suçlusu siz, evet siz, yani (ben ancak kendi düşüncemde ve îmânımda olanlara saygı duyarım!) diyen siz varsınız ya siz, işte siz olacaksınız!
Bu işlerin mes’ulleri evet, 15 asırlık târih olmuş, müzelik edilmiş Müslümanlığın takibçileri olan siz, bizlerin dünyâya bakarak inşâ’ etdiğimiz (hoşgörü-diyalog ve vatikanog) dînimize bir türlü iltifât etmeyen siz olacaksınız! (Ehl-i sünnet ve’l-cemaat) diye tutduran ve bir türlü de bizim o (hoşgörü-diyalog-vatikanizm TESLİSLİ ve vaftiz suyu TESTİSLİ dinimize) girmeyen; ve onu şeytan pisliği gören siz, evet siz olacaksınız!…
Hakk dîn sâdece İslâm’dır, hak düşünce ve inanış sâdece bu HAKK DÎNE tâbi’ olarak ortaya çıkar, bunun içün mukaddes ve muazzez (cihâd) müessesesi kıyâmete kadar en büyük zarûrât-ı dîniyyeden biri olarak bâkî ve en büyük farzdır diye tutdurursanız, haçlı-yehûdî can dost ve kardeşlerimiz gibi değil ammâ, dünyayı 15 asırlık müslüman orduları(!) gibi gene kana bularsınız, rahatları bozarsınız, bizim saltanatlarımızı beş paralık edersiniz, ibrâhimî dinlerin kucak kucağa flört ederek peydahlayacağı piçlerimize dünyânın tepelerinde koltuk bırakmazsınız, VE HULÂSA işte böyle böyle ortalığı CEHENNEME ÇEVİRİRSİNİZ!..”

Vay cumhurlop zorbaları vayyy!
Adam bizim dînimize “dünyayı CEHENNEME ÇEVİREN vahşet sistemi” gözüyle bakacak; bunu da samanyolu samanaltılığıyla sarık-cübbe altından sopa değil, cehennemi göstererek yapacak; bunu da dünyaya o resmî devlet makamından zerre kadar hayâ etmeden höykürecek ve en ağır aşağılamaları ve tahkîri ALLÂH’ın DÎNİ İSLÂMİYYET’e revâ görecek; biz de armut toplamaya veya bu mahlûkât ve mahrûkâtın dîninin ervâh-ı tayyibe ve gayr-i tayyibesinden başlayıp, bilcümle hüceyrevâtından mücevherâtına kadar dümdüz etmeden seyredeceğiz öyle mi?.
Bu cihâne, ne mason Efgânî tiridi Mısır müftüsü farmason Abduhlar, ne ittihadçı şeyhülislâmı Musâ Kazımlar, Suat Hayriler ve bilmem neler gibi loca icâzetli iri cehennem mahrûkâtı gelmişdir!. Bu sarıklı DİB Başpolitikosları, onların yanında bit kadar bile esâmiye sâhib olamazlar!
Vay AKP kriptoları vay!
Zâten AKP ve Van Minit Receb Tayyib Bey ve şürekâsı, gemicikli zürriyeti ve hospitıllı Emnânım sıkmabaş grubu, birgün taşın altında kalırsa, bu kabil (gadab-ı ilâhîyi) celbeden (İslâmiyyet’e darbe plânları ve cinâyetleri) yüzünden sâbık ve sâkıtlar mezarlığını boylayacaklardır…
Tabandaki ulusun, (İbrânîce sürü demek) bunları görecek hâli de zâten yok! Onlar:
“-Biraz daha nasıl fazla tıkınırım, biraz daha fazla nasıl şehevânîleşirim, biraz daha çok evime çer çöp ve oyuncak nasıl taşırım, hazım ve cihâz-ı tenâsüliyyemi nasıl biraz daha kalafata çeker diri tutarım!”
Hesablarının derdinde ve peşindeler…
Tabii bu gaflet ve dalâlet herc ü merci arasında Hoşfendâlos Kardinâlos, Başpolitikos Yardakâlos, Homongâlos Pislâmagos ve Patrikâlos Bartalameos takımları da gâyet rahat ve şen sıpa zıplayışlarıyla malı götürüyor… Kimin umurunda:
-Dîn-diyânet güme giderse encâmımız ne olur, hangi Lût Gölünün dibine indiriliveririz!”
Diye dert sâhibi olmak!?.

YARDAKZÂDE VEZNİNDEKİ BARDAKZÂDE, AÇIKÇA MÜSLÜMANLIĞA HAKÂRET FAZÎHASI İRTİKÂB EDİYOR…

Adam resmen ve alenen:
“-Sizin dîniniz İslâm, dünyâyı cehenneme çevirdi! Artık yehudi-haçlı dostlarımız da teslis ve testisleriyle kolumuza ve şeyimize girdi, ibrâhimî dinler koalisyonuyla dünyanın tepesindeyiz! İşte böyle bir tevhid-teslis-testis (ekânim-i selâsesiyle) üçlemesiyle tam bir bütünleşmenin içindeyiz, dinleri birleştirib takrîb-i edyân yolundayız! Artık nah dünyâyı cehenneme çevirtiriz! Artık geçmiş dönemlerin kitabları ve satırları bizi ırgalamıyor!”
Dayılaşmasında…
Evet, DİB’in kadrolu ve maaşlı yüzbinlik sarıklı-cübbeli ruhâniyyûn ordusu! Sizin ağalar böyle kabadayılaşıb kasımpaşalılaşma ve eli maşalılaşma periyodunda!.
“Yok canım, daha neler!” deyib, bize inanmıyanlar da çıkarsa, sarıklı-sırmalı-cübbeli ve kemkümlü başpolitikosun DİB koltuğuna kabalarını oturtduğu zamanlar gaseyan etdiği hezeyânlarına “buyrun” der geçeriz!. Buyursunlar:
“-Artık dîni ve dindarlığı, geçmiş dönemlerde yazılmış kitabların satırları ve formatları içinde değil, dünyâya bakarak inşâ etmek ve ona göre çizmek istiyoruz!.”
Nasıl?. Beğendiniz mi?. Sarıklı başpolitikos “dünyâya bakarak yeni bir dîn ve dindarlık inşâ’ edecekmiş!”
Yiyene… Yiyen sarık-cübbe altındakiler maaş kaygısıyla bol bol yerlerse, hangi “ateşleri!” yediklerini bir gün elbetde anlayacaklardır…
Ulus (yahudi dilinde sürü demek), bunlar gibi daha neleri yemiyor ki… Yediği içün de zâten, dünyâsı işkembeden ibâret kaldı; ne bulursa yedi ve yusyuvarlak bir obez oldu… Yerinden kımıldatabilene aşkolsun!
Ulus (yahudice sürü) yemeseydi, başpolitikos bunca nesneyi en iğrenç hakâret olarak boca etme cesâretinin binde birini bulabilir miydi?
Üstelik de sûret-i hakk’dan görünmenin AYNEN şu aşağıdaki katakülliler ve illizyonist numaralarıyla!. Hacı-hoca-vâiz-müfti-muhti-mürid-tirid kuşkonmaz beylerimiz buyursunlar, 9.Ocak.2010 takvim-i efrencîsindeki beyânât olarak… Âfiyetler olsun efendim:
“-Din hizmeti (Bizden: Dikkat ediniz İslâm değil hep din diyor! Dünyâda düzinelerce din var, acaba hangi din?) iyi verilmediği vakit, o boşluklar hep yanlış hizmetlerle ve toplumun huzûrunu bozan fikirlerle dolabiliyor…. Bizim görevimiz insanımızın arzu ettiği, ihtiyacı olan din hizmetini en sağlıklı, en doğru şekliyle vermektir. Din hizmeti iyi verilmediği vakit o boşluklar hep yanlış hizmetlerle ve toplumun huzurunu bozan fikirlerle dolabiliyor. Din hizmetlerini en iyi şekilde vermek, bunun için kurulmuş olan Diyanet İşleri Başkanlığının en tabii görevidir. Diyanet İşleri Başkanlığı milletimizin kurumudur. Milletimiz dindar olduğu, dinini önemsediği, devletimiz dini önemsediği için ve din hizmetinin sağlıklı ellerle doğru şekliyle verilmesi önceliği için kurulmuştur."
İşte böyle.. yiyene…
Bir de görene, köre ne?
En son haberlere bakılırsa, Van Minit hükûmet-i cümhûriyyesi, DİB denen yeri ölü suratı pudralamak kabilinden “müsteşarlık!” seviyesine çıkarıb bir takım mıntıkalarını da umum müdürlük makamlarına tahvil ederek iyice çamurlaşan imajını yenileyecek ve bu tür bir gözboyama ameliyelerine girişecekmiş!..  Ayrıca Başpolitikoslar 5 artı 5 yıldan fazla sarıklı Başpolitikosluk saltanatı süremeyeceklermiş!.. Tabii bunları da ehâli-i etrâk ve ekrât yerse…


BÜTÜN BU DÜMENLERİN ÇEVRİLİŞ SEBEBİ, KABUKLU GÂVURLARA YARDAKLIK, YALAKALIK, TABASBUS-I KELBİYE, HOŞ GÖRÜNMEK, RIZÂLARINA NÂİL OLMAK, BESLEMELİK… AMMÂ NETÎCEDE, İÇLERİNE GİRİB “BİZ DE AYNEN SİZİN GİBİ KABUKSUZ KABUKLU OLDUK!” DEMEK… TABİİ KABUKLULAR, KABUKSUZ KABUKLULARI YERSE!

Burada hemen kayda değer görürüz ki, sarıklı Başpolitikos ve onun tahrîf teşkîlâtı olan DİB, AKP DEMBOKRATİK politikasının sarıklı cebhesidir. Bu i’tibarla “din hizmeti” dedikleri nesne, AKP politikasına “sarıklı beslemelik” yapmakdan başka hiçbir şey de değildir. AKP’nin politikası da, ABD ve AB’nin kuyruğunda (Avrupa Birliği) denen kazanın içine kıç üstü dalmak! Bunun içün zinâyı nâmus saymaya kadar veremiyecekleri hiçbir şey de yokdur. (Avrupa Birliği) denen kabuklu kefere takımının en korkduğu husus da, T.C. ehâlisinin müslümanlığı… Bu Müslümanlık da, Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve kıyâs gibi dört ana delîli ile, 15 asırdır Kâinâta şunu i’lân ediyor:
“-Ey ins ü cin! Allâh Azze ve Celle indinde mu’teber olan dîn, mücerred İslâmiyyet’dir. Bunun dışındakilerin bir tek istisnâ olmaksızın tamâmı, Allâh Azze ve Celle indinde bâtıl ve battal, aslâ geçmez, müntesibleri de ebediyyen hüsrânda ve cehennemdedir… Binâenaleyh, bu cehennemliklerle dost olmayın, onların inanç ve düşüncelerine yaklaşıb SAYGI göstererek sakın kendinizi kaptırmayın!. Aksi halde siz de onlardan olur, onların îmân (îmânsızlık), ahlâk (ahlâksızlık) ve düşüncelerini kabul eder, dosdoğru ve bir tek ibrâhimî yoldan çıkarsınız!. Sonra da belânızı, yalınız bir tek cihanda değil, iki cihanda da en netâmeli şekliyle bulursunuz!”
İşte AB kabukluları ve bütün yerzüyü kefere takımları, Müslümanlığın bu mutlak hakîkatı karşısında (kuduz it gibi rahatsız olmakda) ve Allâh Azze ve Celle’nin dîni İslâmiyyet’e nasıl çullanacaklarını bilememektedirler… Dolayısıyla, bu mutlak hakîkatdan Anadolu ehâlisinin mutlaka uzaklaştırılması şartını, her vesîle ile Ankara politikasının en baş maddesi olarak dayatmaktadırlar. Nasıl Lozan andlaşmasının gizli maddesi “Türkiyeden Müslümanlığın tamâmen kaldırılması!” olmuşsa, bugün de aynı çizgi AB kapısında yalvar-yakar el pençe divân bekleyen Van Minit takımına bu tarz ve şekiller ve dümenler içinde ve AB yemleri gösterilerek dayatılmaktadır…
Bunun içün de Anadolu ehâlisi, kendi îmân ve düşünceleri dışında kalan ve mutlak küfür olan yehûdi-haçlı “düşünce ve teslis ve testis v.s dolu imanının da saygıya”, hürmete, ta’zîme, ihtirâma lâyık şeyler olduğunu; ve bunların da kendi îmân ve düşüncelerine denk ve benzer şeyler bulunduğunu kabul eder hâle getirilmelidir… İşte mes’elenin en can alıcı ve netâmeli ve lâ’netli özü ve temeli budur. DİB başındaki Başpolitikosun bütün gayret, çabalama, sıkıntı ve ıkınmalarının altındaki ana mes’ele sâdece budur: Kabuklu gâvur yardakçılığı!
Yardakoğlu veznindeki Bardakoğlu familyasına bu YARDAKÇILIK ne de güzel yakışıyor!
Zaten bu yardakçılık uğruna, zerre kadar Allâh’dan korkmadan “İnneddîne ‘ındallâhil İslâm” âyetini hutbelerde okumayı yasak etdiler.
 Zâten bu kabuklu yardakçılığı içün, zerre kadar îmân sancısı ve Allâh korkusu taşımadan mekteb kitablarından, Kelâm-ı Kadîm’deki “Ente Mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn= Ey Allâh’ımız! Bizim Mevlâmız, sâhibimiz, Rabbimiz ancak sensin! Bize, bütün müslümanlara yardım et ki, bütün kâfirlere, yehudi ve nasrânîlere mansur olalım!” cümlesini, altı okçu-üstü b..çu kadîm Cehe. Partisinden de beter kaldırıb atdılar!.
Zâten Fâtiha-yı Şerîfe’nin sonundan “gayril mağdûbi aleyhim veleddâllin” cümlesini ve meâl-i âlîsini de, mekteb kitablarından yehudice yok etdiler… Çünki bu âyetin tefsirinde Büyük Müfessirimiz Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri:
“-Bütün müfessirler ittifâk etmişlerdir ki, buradaki gadaba uğrayanlar yehûdîler, dalâletde olanla da nasrânîler yani hrıstiyanlardır!” buyurmaktadır... Beş vakit namaz kılan bir müslüman 24 saatde tam 40 defa Allâh Azze ve Celle’ye, Fâtiha Sûre-i Celîlesi’nin son cümlesiyle işte şöyle duâ etmektedir:
“-Ey, Sübhân olan Allâh’ım! Beni ve bütün müslümanları, gadaba uğrayan yehudilerin ve dalâletde olan nasrânîlerin yoluna sakın düşürme, onların birliğine sakın dâhil etme, sakın onların inanç ve düşüncelerine saygılı, ta’zimkâr eyleme, onların düşünce ve îmânlarını tasdîk ve tahsîn etmekden beni ırâğ eyle, beni onlardan uzak tut!”
Nasibse, nice âyetlerle bu noktayı önümüzdeki nüshalarımızda yerli kabuksuz kabuklularımıza mübeyyinen teblîğ ve beyân edeceğiz!…
İşte manzara bu… Başpisikopos veznindeki Başpolitikosun neyin peşinde ve dümenlerinde olduğunu, şimdi bir nebzecik de olsa kelle kıvrımlarımıza yedirebildik mi aceb!!!?...
Adamlar kadîm 6 kazıkçılar gibi müslümanları kazığa çakıp ipe çekerek Müslümanlığı yok etmenin peşinde değiller; ve fakat, Kardinâlos-Hoşfendâlos takımlarıyla da el ele ve gönül gönüle “Hoşgörü-diyalog-saygı-baygı-ta’zim-hürmet-ihtirâm-aşk u meşk!” numaralarıyla malı götürmenin iblisliğindeler…
Başpisikopos veznindeki başpolitikosa göre “din hizmetini de en sağlıklı ve en doğru şekliyle” verecek merci’, Bardakzâdegillerimiz… Tabii artık, bu da yiyene…
Ulus (Yahudi dilinde sürü demek), yemez de kim yer?. “Aganigi naganigi!” diyenler varsa, yiyen de olacak hâliyle!
Daha?. Başpolitikos devamda:
“-Aksi halde boşluklar kalıyor ve oraları huzur bozan fikirler dolduruyor!”
Daha?
“-DİB, din hizmetlerini en iyi şekilde vermek içün kurulmuş!”
Daha?. Reklamlarrrrrr dediğin böyle olur:
“-DİB milletimizin kurumudur!”
Belli, ulusunuzun soba borusu veya baca kurumu!
Daha?
Ve gel de şimdi vereceğimiz (reklâm filmi) içün, “yiyene” demeden bir sâniyecik dur:
“-Milletimiz dindar olduğu, dinini önemsediği, devletimiz dini önemsediği için ve din hizmetinin sağlıklı ellerle doğru şekliyle verilmesi önceliği için kurulmuştur."

SARIKLI BAŞPOLİTİKOSA GÖRE LAİK DEVLET DÎNİ MÜHİMSİYORMUŞ!. HADİ DOĞRU OLSUN, AMA HANGİ İSTİKÂMETDE?. VAR ETMEK İÇÜN MÜ, YOK ETMEK İÇÜN MÜ!?.

Devletlû ve şevketlû başpolitikoslarına göre devlet-i cümhûriyye, “dini0 önemsediği içün DİB’i kurmuş!.” Sâdece “önemsediği” içün mü?. DİB pazarlamacısının şu yalvar yakar DİB reklâmına bakınız:
“-Din hizmetlerini de sağlıklı ellerle ve doğru şekliyle verilmesi içün!”
Diye kurulmuş o DİB!!!
Sevsinler sarıklı-sırmalı-cübbeli Başpolitikosu!. Demek istiyor ki:
“-Devletimiz dini mühimsiyor! Ey, ehâli-i etrak ve ekrat! Siz de devlet-i ılmâniyye ve dembokratiyye ve ictimâiyye ve hukûkiyyeyi mühimseyin! İslâmiyyet’i yasaklasa da mühimseyin!. O, size nasıl âşıksa, siz de ona mâşuk gibi âşık olun! Aşk karşılıklı olur! Sonra aşk olmazsa meşk olmaz! Meşk olmayınca da, bendeniz sarıklı yardakâlos-başpolitikosu kemâl-i âfiyetle sindiremezsiniz! Siz mücerred beni, evet beni dinleyin!. Zinhaaar ötekilere kulak vermeyin!.. DİB, din hizmetinin sağlıklı ve emin ellerde doğru şekliyle verilmesi içün kurulmuşdur!.”

Tam tersine DİB, “devletin, İslâmiyyet’i yasaklayışını ve İslâmiyyet’in yerine uydurma bir dîn koyuşunu”, ehâlinin gözünden kaçırmak içün; âyet ve hadisleri yamultarak göz küllemek ve milleti aldatmak içün kurulmuşdur…
Bunu da, câmi ve mescidlere ve ezân-oruç-hac-cenâze namazı-bayram-seyran v.s. gibi harc-ı âlem ve PARALI işlere burnunu sokarak yürütmektedir… Daha? Bunlar içün de 100.000 kişiyi aşan “din görevlisi!” denen ruhânîler=ruhban sınıfının kadrolu ve semiz beslenme mevzûlarına el atarak; ve bütün bu kabil malzemeleri ele geçirib oraları işgâl etme fiillerini de, “hizmet” gibi göstererek yürütmektedir…
“Yalan” demeye, zerre kadar mecâli olan varsa buyursun!

31 Mart 2010 Çarşamba

İSLÂM COĞRAFYASINDA HAÇLI-YEHÛDÎ-SİYON İŞBİRLİKÇİLER VE HEDEFLERİ…


Kelâm-ı Kadîm’in ikinci Sûre-i Celîlesi olan Bakara Sûresi, topyekûn insanları üç sınıfa ayırmakla başlıyor. 2 âyet ile mü’minlerin, 4 âyetle kâfirlerin ve tam 13 âyetle de münâfıkların vasıfları beyân buyurulmaktadır.
Üstâd-ı Azîz Necib Fâzıl Bey Merhûm da çok kıymetli bir makâlesinde, kâfirleri “hafif, orta, ileri ve azgın!” olmak üzere dört kategoriye ayırmışlardı. Bunlar içinde en çukur ve şeni’ tabakada ve en insaf ve vicdan tanımaz kademede olup da, işi gücü Müslümanlık ve müslümanlarla uğraşmak ve onları ademe mahkûm etmek ve onlara hayât hakkı tanımamak olanların, dördüncü tabakadaki “azgın ve mütecâviz” grup olduğu, merhûm ve mağfur Üstâd-ı Azîzimizin BEYÂNLARI arasındadır.
Tanzîmat soysuzluğundan itibâren meşrûtiyet, ittihad-terakkî (İT) ve daha sonraları da biribirini ta’kîbeden darbeler zincirleri ile; ve bunlara muvâzî devâm eden ve ma’nâ ve medlûlü aslâ ortaya konulamayan (laiklik) ve (irticâ’) gibi iki ana lâfız ile, bu memleketde iki asra yakın bir zamandır müthiş bir psikolojik harb sürdürülmektedir. Bu harbin bir tarafında o dördüncü grup azgın küfürbaz ve şirkâlûd mütecâviz tabaka, karşısında da topyekûn Anadolu insanları, husûsan Oğuz Müslümanları…
Mü’min-kâfir çatışması Âdem Aleyhisselâm’dan Kıyâmet kopuncaya kadar devâm edecekse de, bunun en harâretli boğuşmasının memâlik-i Osmâniyye denilen coğrafyada cereyân etdiği; ve bundan sonra da adı geçen mekânda vâki olacağı, asırların hâdisâtı ve nice hikemiyyât erbâbının işâretleriyle de apaçık ortadadır… Mutlak Hakk Dîn İslâmiyyet ile, butlânı kat’î yehûdiyyet ve nasrâniyyetin rahm-i mâderini teşkîl eden adı geçen coğrafya, bütün dünyânın hassâsiyetlerini üzerinde toplayışıyla da ehemmiyetini her an tâze tutmaktadır…
Birinci Cihân Harbi’nden sonra Osmanlı Hılâfetinin ortadan kaldırılışı, yalınız adı geçen bölgede değil, bütün dünyâdaki dengeleri altüst etmişdir. İslâm’a âid coğrafyaların bundan sonra haçlı avrupa ve yehudi siyonizması tarafından işgâl edilib hâkimiyyetin Osmanlı Hılâfeti’nden onlara geçişi; ve bunun da “halka, ve bazı ırkî ulus ve unsurlara” geçmiş gibi gösterilmesi, sürdürülen psikolojik harbin tamâmen tatbik ve taktik şeklinden ibâretdir… Halkdan yana görünmenin bir gözküllemesi demek olan “hâkimiyyetin bilâ kayd ü şart halkda” olduğu şeklindeki tamâmen düzmece lâf ve gözbağcılıklar, 19. Asır ateizma ve pozitivizmasının, İslâm coğrafyasındaki siyâsî bir tezâhürüdür… Âdem Aleyhisselâm’dan günümüze, “Hâkimiyyetin bilâ kayd ü şart HAKK’da” oluşuna bu coğrafya kadar îmân eden; ve bu îmânı istikâmetinde yaşayan bir yeryüzü kıt’asına da aslâ rastlanılamaz…
Bu i’tibarladır ki, bu coğrafyaya hâkim olduğu vehmi içindeki haçlı-siyon ortaklığı ve onların bölgedeki işbirlikçileri, bu bölgeyi dünyâ küfrünün hücum ve tecâvüz mihrâkı hâlinde tutmanın en aşşağılık politikası peşindedirler... Üstâd-ı Azîzimiz Merhûmun işâret buyurduğu 4. Derecedeki “mütecâviz küfür ehli”, batı tarafından, müslümanların içindeki işbirlikçilerden meydana getirilmektedir. Avrupalı “anti-İslâm” şebekelerin, adı geçen bölgeyi, bu işbirlikçi yerlilerin eline teslim ederek, buradaki Mutlak Dîn İslâmiyyet’i tamâmen ortadan kaldırılmak üzere plân ve programlar yürütdükleri, bedâhaten ve iki asra yakın ortadadır.

MEFHÛMLAR ÜZERİNDEN SÜRDÜRÜLEN İDEOLOJİK DESPOTİMA…

Hedef, Müslümanlığın adı geçen coğrafyadan kaldırılması olunca da, üzerinden insanlara te’sîr edilecek mefhûmlar: 1) Hakk hâkimiyyeti (HILÂFET) yerine, halk hâkimiyyeti… 2) Bunun içün şiddetle ve durub dinlenmeden EVVEL CUMHÛRİYYET, SONRA DEMOKRASİ vurgu ve propagandası… 3) Yine bütün dinlere te’mînât(!) onlara eşit mesâfede durmak(!) ve onlara tarafsızlık(!) sahtekârlıkları ile, seküler bir dünyâ inşâ’ etmek hesâbına; ve bilhassa İslâmiyyet’i metrûk hâle getirerek unutdurma adına, ATEİZM terörünü LAİKLİK lâfzı ve maskesi üzerinden her yerde jakobence ortaya çıkarma… 4) İslâmî bütün tezâhürleri, îmânî, ibâdî, siyâsî, iktisâdî, hukûkî ve ictimâî topyekûn temel nizamları ile her nerede görülürse, yine ATEİZM terörü HESÂBINA “İRTİC” lâfzı ile aşağılama, çirkin ve geçmez hatta “çağdışı” bir nesne gösterme azgın saldırısı…
İşte ateist felsefe ve dünyâ görüşü, cümhûriyet devrinde o kadar azgınlaşmışdır ki, Müslümanlık bütün müesseseleriyle resmen “irticâ” kelimesiyle ifâde edilerek, Müslümanlığın müterâdifi (sinonimi) olarak kullanılır olmuşdur… Zaman zaman da, matbuatın her türlüsü ile “dinden bahsetmek!” dahî, yasaklanmak derecesinde ateist diktatörlük ihtilâcları içine girilmişdir…
Dolayısıyla, İslâm coğrafyasında tanzîmatçı hâinliğinden i’tibâren tam 170 yıldır, bilhassa da ikinci meşrûtiyetden bu yana 102 senedir, hele hele Lozan andlaşmasından i’tibâren 87 yıldır ta’kîb edilen (anti-islâm) psikolojik harbin ve zaman zaman da darbeli ve mevziî iç tenkîl (soykırım) harekâtlarının temelinde, dâima bu adı geçen laik ateizm yatmaktadır…
Anti-emperial “Anadolu mücâdele-i milliyyesi”, bir takım gizli müzâkereler netîcesinde ve birkaç yıl içinde, (Anti-İslâm) bir darbe hâline inkilâb etdirilmişdir. 40 yıldır devâm eden harblerle bîtâb düşen Anadolu insanı, bu darbeler karşısında hiçbir direniş gösteremeden, ateist ideolojiye nâçâr mağlûb olmuşdur. Bundan sonrası, Lozan Andlaşması ile haçlılara verilen SÖZ gereği, Müslümanlığı Anadolu’dan tamâmen söküb atmak istikâmetinde şekillenmişdir. Cumhûriyetçilik ve laiklik gibi iki temel üzerine oturtulan resmî (ateist ideoloji), sanki memleketde “hılâfetçi ve mürteci avına” çıkmış; ve insanlar kesinkes ikiye bölünerek “bizden olmayana ölüm!” diyen böyle bir ideoloji elinde, topdan tenkîl edilmek den “soykırımına tâbi’ tutulmakdan” uzak kalamamışlardır.
Bu noktada, yehûdî-haçlı ittifakı emrine giren Ankara siyâsetini, şu târîhi hâtırât ile ta’kîb etmekde, genç ve gelecek nesiller içün vesîka mâhiyyetinde ibretler vardır…

TÂRÎHÎ MÜHİM BİR HÂTIRÂ…

5 nisan 2005 tarihli yazısında hukukçu Süleyman Arif Emre, "Layiklik slogan hâline getiriliyor" serlevhasıyla şu câlib-i dikkat satırları kaydetmektedir:
"-Laiklik denilince, Ankara hukuk fakültesinde Lozan dersi veren Prof. Süheyb Derbil'i hatırlarım. Hoca, Lozan muâhedesinin gizli müzâkere safhalarını anlatırken, “Biz Lozan'da, batılılara, zamânla bu millete İslâm'ı unutduracağız diye söz verdik... Bu söz üzerine, sert tartışmalar bitdi ve böylece muâhede imzâlandı” demişdir... "

Süleyman Arif'in yazısı, Çankaya'yı da içine alan bir hâtıratla daha da câlib-i dikkat olarak şöyle devâm ediyor:
"-Bu gizli anlaşma hâdisesini, Eski cumhûrreislerinden C. Bayar da te'yîd etmişdir. 1965 devresinde Gümüşhâne meb'ûsu olan arkadaşım Ali İhsan Çelikkan anlatmışdı. Ali İhsan Çelikkan, hukuk fakültesi talebesi iken, Millî Türk Talebe Birliği teşkîlâtını temsîlen bir hey'et hâlinde Celal Bayar'ı ziyâret ediyorlar. Söz, LAYİKLİĞİN ESAS GÂYESİNİN NE OLDUĞU MEVZÛUNA GETİRİLİYOR. Bayar onlara: "ÇOCUKLAR BİZ BATILILARA LOZAN'DA SÖZ VERDİK, İSLÂMİYYET'İ BİR ZAMAN SÜRECİ SONUNDA HALKA UNUTDURACAĞIZ. BEN, BU SÖZÜN BEKÇİSİYİM. BENDEN SONRAKİLER DE BU VAZÎFEYE DEVAM EDECEKLER." Diye beyânda bulunduğunu Ali İhsan Bey bana nakletmişdi..."

İşte “Türkiye'de layiklik” denildiği zaman, bu hakîkatler mutlakâ nazar-ı i'tibâre alınmadan yazılıp söylenecek her şey, sâdece abesle iştigâldir; ve bunun, hiçbir ma’nâ ifâde edemiyeceği de apaçık ortadadır... Yani haçlı ve siyonist cenâh VE BUNLARIN İŞBİRLİKÇİLERİ, “Lozan Zaferi!” diye millete dayatılan gözküllemenin, bâlâda zikri geçen gizli maddesi ile, Türkiye’de bin yıldır huzûr ve sükûn içinde yaşayan kavimlerin ikiye bölünmesine sebeb olmuşlardır. Bir tarafda “İslâm yok edilemez!” diyen Müslümânlar; diğer yanda da "İslâm yok edilecek" diyen ateist laiklerden ibâret, batılılarla sözleşmeli işbirlikçi takımlar...
90 seneye yakın bir zamandan beri milletin üzerine “bölücüler, mürteci’ler!” diye durub dinlenmeden her mekân ve fırsatda, devlet silâh ve imkânları ile yürüyenler; ve her 10-15 yılda bir (darbe ve ihtilâl) ihtilâcları ile Anadolu halkını ve bilhassa Oğuz Müslümanlarını sabataist (dönme) cenâh adına ortadan kaldırma hesabları yapanlar, inkârı gayr-i kâbil bir vâkıa olarak karşımızdadır…
İşte, batı denen mimsiz medenîler ittifâkı, İslâm Ülkesini ikiye ayırarak, milleti de, “biribirine kırdırma" usûlü ile onlara "soykırım" tatbik etmişdir...

ŞEYHÜLİSLÂM M. SABRİ EFENDİ VE BÜYÜK ÜSTÂD NECİB FÂZIL MERHÛMLARIN KALEMİYLE HAKÎKAT…

Fecaatin hududları o kadar devâsâdır ki, Büyük Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Merhûm bunu, “Andaç Lozan”dan 7 yıl sonra şu muhalled satırlarıyla dile getirir:
“-Harb-i Umûmî mütârekesinden sonra 150.000 ermeni Sûriye’ye, 100.000’e yakın yehûdî Filistin’e yerleştirildi. Bunun yüzde biri kadar müslüman muhâcirin bir İslâm muhîtına yerleşdiği işitilmedi… HALBUKİ TÜRKİYE DÂR-I İSLÂM OLMAKDAN ÇIKDIKDAN SONRA, ne ermeniler ve ne de yehûdîler, müslümanlar derecesinde yersiz ve yurtsuz bilhassa sâhibsiz kalmamışlardı.” (25.Temmuz.1930 tarih ve 67 sayılı Yarın Gazetesi)
İşte bu satırlar, yehûdî-haçlı dünyâsının, Müslümanlık ve müslümanlardan aldığı intikâmın hangi derecede olduğunu resmeder…

Şimdi de Büyük Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Merhûm’un bu satırları yazışından 37 sene sonra, Üstâd-ı Muazzez Necib Fazıl Bey Merhûm’un, yüzde yüz hakîkatı aksetdiren ve tâ ciğerinden kopub gelen (9.8.967)deki feryâdı:
“-Bizi bu hâle getiren, adı ve sanıyla Cumhuriyet Halk Partisidir!
His idrâkiyle millî nefretin mutlak hedefi olmasına rağmen, hâlâ içyüzü şuurlarda billurlaştırılmamış, tam bir tahlil süzgecinden geçirilib kalıplaştırılmamış olan bu parti, TÜRK MİLLETİNE HAÇLILAR VE EMPERYALİSTLERİN YAPAMADIĞINI YAPMIŞDIR. HAÇLILAR VE EMPERYALİSTLERİN, YAHUDİLER VE KOZMOPOLİTLERİN BİLE NEFRET ETMEYİB SADECE DEHŞET DUYDUKLARI İSLÂMİYYET’DEN TİKSİNME VAZİFESİNİ BUNLAR ÜZERLERİNE ALMIŞ; VE BÜTÜN BU OCAKLARIN DÜNYADAN VE KENDİSİNDEN HABERSİZ KUKLASI SIFATIYLA, TÜRK MİLLETİNİ VURMAYA MEMUR EDİLMİŞDİR…..
CEDLERİMİZİN, İÇ VE DIŞ MÎMÂRÎSİYLE HAYATA VE (AGORA)YA HÂKİM OLARAK YAPDIKLARI CÂMİLERİN VE ONLARIN İÇİNDEKİ İBÂDETİN RÛHUNU KAVRAR GİBİ OLDUĞUMUZ GÜN, ESİRLİĞİMİZİN ŞEKİL VE DERECESİNİ ANLAYACAK VE KABÛLÜ MUHTEMEL NAMAZA, İŞTE O GÜN BAŞLAMIŞ OLACAĞIZ!” (Başmakâlelerim, 1995 tab’ı, s:198)

İKİNCİ VE KİNCİ ŞEF’İN DE, BAYAR GİBİ ALLÂH’IN MUTLAK DÎNİNDEN NEFRETİ…

Müslüman bir millete tatbik edilen tenkîl (soykırım) hareketini bir vampir şehvet ve şekâvetiyle sürdürenler, yıllar da geçse, bu millet üzerindeki (soykırımlarının) bir dedektif iziyle sürdürücüsü olmakdan bile aslâ vazgeçmemişlerdir.
Hattâ bu “soykırımın”, hangi noktalara vardığının zaman zaman test edildiğine bile şâhid olunmuşdur!.. Bir misâl vermek icâb ederse, 1970 yılında gazeteciler, Müteveffâ İkinci ve kinci şef’e sormuşlardı:
"-Dînî temâyülleri olan bir parti kuruldu, bunu nasıl karşılıyorsunuz?"
İkinci ve kinci şefin cevâbına bakınız:
“-İyi karşıladım. Hiç olmazsa geçen zamân içinde, onların nisbetlerinin yüzde kaça düşdüğünü anlamış oluruz...”
Dembokrasi sandığı içün müslümanları bilhassa 40 senedir oynatan ve onların enerjilerini meydan ve salonlarda tüketen düzen düzenbazları, neleri ve kimleri, ne içün ve nasıl oynatmaktadırlar, bütün bunların tam bir muhâsebesi yapılmadıkça; ve bir takım mefhumların iç yüzü tam idrâk edilmedikçe; ve mutlak hakîkata bilâ kayd ü şart boyun eğiş yoluna girilmedikçe, bu milletin ayağa kalkması aslâ mümkin olamıyacakdır…