10 Mart 2008 Pazartesi

“KUTLU DOĞUM HAFTASI” MÜNÂSEBETİYLE ÎMÂN TÂZELEMELİ...

BORSA ŞEYTANLARI, PUTLU-KURTLU VEZNİNDEKİ “KUTLU DOĞUM HAFTASI” GİBİ TAHVİLLERLE ALLÂH AZZE VE CELLE’NİN DÎNİNİ İSTİSMÂR EDEREK PİYASA TUTARKEN; MÜSLÜMANLAR, VELÂDET KANDİLİ MÜNÂSEBETİYLE ÎMÂN TÂZELEMELİ VE ALLÂH RASÛLÜ’NÜN EMÂNETİNE MUHÂFIZ BULUNMA AZM-İ KAVÎSİNE SÂHİB OLMALIDIRLAR...


12 Rabî’ulevvel, Rasûl-i Ekrem, Hâce-i Kâinât ve Fahr-i Âlem Alâ Ekmelü’t-tehâyâ sallâllâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin, cihânı teşrîf buyurdukları nâmütenâhî şerefli gündür.
O’nun en büyük emâneti ise, Kitâb, Sünnet, İcmâ’-ı ümmet ve Kıyâs-ı müctehidîn ile sâbit olan İslâmiyyet ve onun son Şerîatı’dır... Bu emânetin muhâfaza ve müdâfaası da, “müslümanım” deyişde samîmi olan her ferd-i vâhidin, en baş ve en mühim biricik vazifesi... O ferd de, ister zühd ü takvâ ve sâlih amelde en üst derecede, veya en alt derekede bulunsun, bu vazîfe mutlakdır, değişmez ve bunda aslâ muhayyerlik de düşünülemez... Îmân ve i’tikâdı cihetinden İslâm hudûdu hâricine çıkmayan bir ferd, kim olursa olsun, bu “emâneti”, canı, kanı, malı, soy ve sopu ve topyekûn varlığı pahasına muhâfaza ile mükellef, buna me’mûr ve mecbûr...
Bu temelin temeli en ana noktada “şübhe ve tereddüd” dahî, îmânı zîr ü zeber eden en netâmeli ve korkunç girdâb...
Artık, “12 Rabî’ulevvel’in tes’îdi” denildi mi, O’nu bu gerçek sevginin dışında tutarak, “hormonlu ve kanserli mahabbet” yalamalık ve yalakalıkları ile saptırmak isteyen kim olursa olsun, hangi “kurtlu ve putlu” vezninde “kutlu doğum haftası” uydurucu ve denâetçileri bulunursa bulunsun, bir tek eksiksiz bunların tâmâmı da, bu gerçek tes’îdin yolu üzerindeki kör tapalardır; ve bunların tepeden tırnağa tasfiye ve tesviyesi de, gerçek müslümana, O’nun en büyük emâneti içinde cüz’ teşkîl eden, bir başka sınıf belirtici emânetidir...
Bir başka ta’bîrle, hakîki tes’îdin icrâsına mâni’ olmak üzere, münâfık şebekelerin uydurduğu ve “tes’îd” keyfiyetini müslümanın elinden alarak, sulandırma hâinliği mutlaka bertarâf edilmelidir... Aynen, “ılımlı bilmem ne” diyerek ortaya çıkarılan tuzaklar ve “hoşgörü-diyalog” iblisliği gibi... Sarık-cübbe altındaki leş kargası manzaralı nice şarlatan ve din tâcirinin, fikir fâhişeliğinin evc-i bâlâsı olan îmân fuhşuna soyunub, riyâkârlığın en denî ve şeni’ soyuyla icrâ-yı ahbesiyyet eylemelerine kat’ıyyen son verilmelidir...
Bütün bu saydığımız ve sayamadığımız rezâlet üssü rezâletlerin, en hayâsız mertebesiyle irtikâbına yol verib meydân açan ana sâik de, “cehâlet denizinden” ibâret olduğu içün, sahtekârlık ve hokkabazlığın en bayağısını irtikâb eden bunca  gürûhu tanıyamayıb, tam tersine, yapılanları, O’nun velâdetinin tes’îdi sayacak kadar keyfiyet düşüğü, halk denilen kalabalıklardır...
Emânete”, 15 asırlık (dîn sâbitelerini) yani (zarûrât-ı diniyye) olarak bugüne kadar gelen dînin lâzım-ı gayr-ı mufârıkı olarak bilinen ana temellerini ve taşıyıcı kolonlarını, kendi nefs putlarının dikdiği ideolojiler hesâbına kemirmeyi baş “ilke ve inkilâblar” olarak evleviyyetle ele alan adamların, bu putlu veznindeki “kutlu doğum h.” gibi gözküllemeleri, “Mutlak dînin=hakîkatın en iğrenç istismârı” olub; bunu da, “laikim” diyen, yani “indimde, dînin hiç bir kıymeti olamaz ve asla da olmayacakdır!” diyen faşist bir otorite eliyle irtikâb etmektedirler...
En basit bir mantık hükmü olarak ortadadır ki, bir kıymetler manzûmesini, âidiyyeti olmadığı halde, âidiyyet iddiası ile eline alan, o kıymetler mecmuasına, verilebilecek en büyük zararı verecek yegâne âmildir...
Bu kıymetler mecmuasının ise, O’nun emâneti olduğunda aslâ şübhe de edilemez; ve bu da, ilâhi bir nizâmı en ana kânûnundan, en fer’î umdesine kadar ören bir nizâm (sistem) teşkîli demekdir... Merhûm Şeyhülislâm Hazretlerinin beyânıyla:
-Bir kânûnun çiğnenmesini, bir memleketin pâyimâl edilmesinden daha büyük tehlike addetmeyen idrâklerden, biz neye mahrûmuz Yâ Rabb!?...
O’nun emâneti, işte beyân etdik; ve baş mükellefiyetimiz de bu... Îmân ve i’tikâd, bu emânetin ne kadar kuvvetle muhâfazasını netîce verecekse; aynı zamanda bu muhâfaza, her mekânda “îmân tâzeleme vâzîfesinde” de tek çâre...
Ta’bîr-i diğerle, îmân tazelemeye her zaman ve mekânda mecbur ve mahkûm olan bir müslüman, bunu, O’nun emânetini yine O’nun istediği usûl ile ve O’nun rızâsına muvâfık, O’nun, emâneti teslim etdikleri üzerinden, onların da üzerinden.. ve böylece, mecrâsını bulan su yatağı misâli; ve böyle teşekkül eden kumanda silsilesi zincirine bağlanarak yürütmenin, naklî, naklî olduğu kadar da aklî ve mantıkî tatbik mükellefi, mecbûr ve mahkûmu...
Hulâsa edilince, işte O’nu tes’îd, işte emânet, ve işte o tes’îdin usûl ve kânûnu, ve îmân tâzelemenin de, iç içe geçerek karşımızda duran manzara ve zübdesi...
Hiçbirini biribirinden ayrı mütâlaa imkânı yok. Biri varsa ötekiler de var, biri yoksa hiçbiri... Birini zikreden, hepsini zikretmiş olmada...
Buyrun, îmân tazelemeye veya 12 Rabî’ulevvel’i tes’îde veya emâneti muhâfazaya... Ve O’nun, “veresetü’l-enbiyâ” buyurduğu ulemâ-yı İslâmiyye de dâhil, Kitâb ve Sünnet ve topyekûn hüccetlerle, arz etmek istediklerimizin beyânı:
1)    Ahzab 6. âyetde :
-Peygamber mü’minlere öz nefislerinden evlâdır.
Kâd-ı ‘Iyâz Rahimehullâh: (1)
Yani müslümanlara verdiği hüküm aynen muteberdir; ve muhayyerlik de yokdur.... “Hanımları onların vâlideleridir” kavline gelince, onlar, vâlideleri gibi kendilerine haramdır. Vâlideleri ile evlenmeleri nasıl yasaksa, bu ezvâc-ı tâhirât ile de evlenmek kat’iyyen yasakdır. Çünki bu vâlidelerimiz âhıretde de Peygamber Aleyhisselâm’ın zevceleri olacaklardır.” (s. 62)
O, hem “öz nefislerimizden evlâ” olacak, hem de yahûdî-haçlı dünyası, hahamı, bilmem kaçıncı Benediktus’u, danimarka iblisleri ve yerli küffâr u füccâr tarafından hâşâ ve kellâ “emânetine” hakâretin sunturlusu yapılıb “kahrolsun Ş.....” hezeyânları savrulacak ve susan dilsiz şeytanlar da, 12 R.evvel gelince, putlu ve kurtlu vezninde “kutlu doğum h.” sahtekârlıkları ile sarık-cübbe altından ve televizyon kanalizasyonlarından piyasa yapacak... Akıl ve mantığını mühürleyib, cehâlet denizinde gırtlağına kadar batarsa, böyle bir halk, ancak böyle halt yemelerle tatmîn olur; ve önüne konulan şeytanlık uydurmalarına “Dîn” der, modernist, reformist, tarihselci, telfikçi, milenyumcu, hoşgörü ve dialogçu hurâfeleriyle de, “mutlu doğum” tâcirlerine Pazar olur...
2)    Kâd-ı ‘Iyâz Rahimehullâh’ın Aynı eserinden:
Âl-i İmrân 81. âyet ile alâkalı olarak şöyle kitâbet eylenmiş:
İmâm-ı Ali (Kerremallâhu vechehû) buyurdu:
-Allâh Azze ve Celle Âdem Aleyhisselâm zamanından beri göndermiş olduğu bütün peygamberlerden M...... Aleyhisselâm’a yetişdikleri takdirde mutlaka O’na bey’at edeceklerine dâir mîsâk almışdır. Hem onlardan hem de kavimlerinden, Fahr-i Kâinât Aleyhisselâm’a hayâtında yetişdikleri takdirde kendisine mutlaka îmân edib yardım edeceklerine dâir kat’î söz almışdır.” (s. 52)
Zikri geçen ayet-i Kerîmenin tefsirine de bakılacak olursa, O’nun, peygamberler peygamberi olduğunda zerre kadar şübhe edilemez... Hâl böyle iken, o nasıl velâdet kandili tes’îd etmekdir; ve O’nun emânetine nasıl muhâfızlık yapmak ve nasıl îmân tazelemekdir ki, “Abant sempozyumları” ve “hoşgörü-diyalog” tezgahlarında peygamberler peygamberinin mukaddes ve mutlak risâletlerini aslâ kabûl etmeyen ve O’nu hâşâ ve kellâ “kezzab=yalancı peygamber” kabûl eden lâbis-i libâs-ı katrânî haham ve papazların kucağına oturulur; ve Vatikan kapılarında çömezlik ederek: “Biz burada papalık misyonunun bir parçası olarak bulunuyoruz!” herzeleri yenir...
Bunlar, iman tazelemek midir; iman herzelemek midir?...
Târihselci hoşfendi diyasporaları” içün “o âyetler o günündü, bu günü bağlamaz!” demek zor olmadığı gibi; hem dâll hem mudil bulunan tarihselci hoca kılıklı şeyâtînü’l-insin mükellef olduğu vazife de, “ılımlı bilmem ne” uydurması ta’yîn edilince, onlardan başka bir halt beklemek, elbetde ki abes olacakdır...
3)    O’nun vârisi, O’nun emânetinin nâkıli, O’nun Şerîatının müceddidi, îman tazelemenin mürşidi, O’nun velâdetini en güzel tes’îd etmenin ikinci bindeki muallimi İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârûk-i Serhendî Kaddesallâhu sırrahul-âlî Efendimiz Hazretleri ise, muhalled aserleri Mektûbât-ı Rabbânî’de buyuruyorlar: (2)
“-Beli, hubb-i câh ve riyâset ve mal ve rif’at-i dünyâya bîrağbet olan ulemâ’, ulemâ-yı âhıretdir ve verese-i enbiyâdır.” (33. mektûb, c:1, sh:50)
-İcrâ-yı Şerîat’da, nefse tamâm-ı muhâlefet vardır ki, Şerîat nefsin hılâfına vürûd eylemişdir. İnfâk-ı emvalde gâh olur ki nefs muvâfakat eder. Beli te’yîd-i Şerîat ve tervîc-i millet içün olan infâk-ı emvâl, derece-i ulyâ ve rütbe-i bâlâdır.” (48. mektûb, c:1, sh:60)
-Düşmenân-ı Hüdâ ile ülfet ve dostluk, Hüdâ-yı Azze ve Celle düşmanlığına ve onun Peygamberi Aleyhissalatü vesselâm’ın adâvetine müncer olur. Bir şahıs zanneder ki kendisi ehl-i İslâm’dandır, Allâh ve Rasûlüne tasdîk ve îmân sâhibidir, ammâ bilmez ki, bu kısm-ı a’mâl-i şenîa, onun devlet-i İslâm’ını tamâmen götürür. Neûzü billâh...” (163. mektûb, c:1, s:110)
O’nu, O’nun vârisi olan gerçek ulemâdan tanımadan, anlamak ve tanımak aslâ mümkin değildir; ve hele Allâh düşmanı ideoloji, doktrin, ilke, inkilâb ve Habibullah Aleyhissalatü vesselam’ın azılı düşmanı haham ve kardinallerin maaşlı kapı kulları ve kirâlık bel’amları olan sarık cübbe ve rütbeli şarlatanlarından tanımak, tam tersden bir tanıyışdır ki, netîcesi mutlak bir hasâretdir, muhalled finnâr olmakdır...
İşte O’nu, velâdet kandilinde hatırlamak...
O’nun emânetine sâhib ve muhâfız olmadan, O’nu nefislerin, insî ve cinnî şeytanların yazılı ve şekilli medya borazanlarına bağlanarak ve sarık cübbeli bazı leş kargalarının riyâ püşkürüşlerine muhâtab olarak idrâk etmeye (!) çalışmak, O’nu, dostu görünen düşmanlarından ahzetmek olur ki, buna da, her an imansızlığa namzet olmayı intâc eden beyinsizliğin evc-i bâlâsında bulunmakdan başka bir rezâlet denemez...

.....................................................................................
Me’hazlar:
1)    Eşşifâ bi ta’rîfi hukûki’l-Mustafa, 1975 Matsan tab’ı.
2)    Müstakımzâde tercemesi, 1277 tab’ı.

DİYASPORADA BİR İLÂHİYYÂTÇININ HEZEYÂNI...



 “Hoşfendi diyasporasının” mücâhid sap-samanyollu borazanında, 23.1.2008 târihinde ve “Gün Işığı” programında konuşan bir ilâhiyyatçı nevzuhûr, saat tam 12.55 de, şöyle küfr ü dalâlet hezeyanları  gaseyân ediyordu:
“- Haramları ta’yîn etmek için öyle çok bilgiye ve kitaba ihtiyaç yok. Vicdan çok büyük bir aynadır...”
Hoşfendi fıkhı” diye, artık Prasasör Dr. Faruk Beşer gibi meddâhînin bir yerlerini yırtarcasına hoşfendiyi “müctehid” i’lân etme ıkınışlarına da bundan sonra hiç  lüzûm kalmadı!.. Bundan böyle herkes, “vicdânını” karşısına “ayna” olarak oturtub, oradan da hoşfendisinin ruhâniyyet-i uzmâsı ile cis-trans haline geçiverdi mi, neyin helâl ve neyin haram olduğu, anında kendisine ilhâm edilmiş oluverecekdir!.. Bunun da, “hoşfendi hazıretlerinin gözlerini tüllendirecek!” derecede olmasa da, bey’atlı tirîdân ve mürîdân tarafından “kalblerin tasarrufu” olarak kabûl görmesi; ve müstakbel hılâfet-i uzmâ makâmı muallâsının âcizâne-fakîrâne küçük bir kerâmeti olarak zikredilmesi; ve hoşfendi hazıretlerinin dediği gibi de, “papalık misyonunun bir parçası olarak huzurda bulunmanın” mütevâzî bir ikrâmı ve tecellîsi olarak kardinaller ve azizler literatürüne geçirilmesi, çok görülmemelidir sanırız...
Bu “hoşgörü ve diyalog” asrında, öyle geçmiş asırların fıkıh müdevvenâtı ve fetvâ mecmuaları içine dalıp, gelib geçmiş onbinlerce muhterem fakihlerimiz gibi kaybolub boğulmak, “İbrâhimî dinler” mûcidi bir müctehid-i mutlak’ın etbâına hiç de yakışmayacak hatta ve belki de “intihâr” sayılacakdır!. İmâm-ı A’zamlar, İmâm-ı Şafi’îler, Ebussuudlar ve İbni Abidinler gibi nice binlerce Fakih zevât-ı kirâm, adı geçen “intihârlara!”  tevessülle kendilerini yok (!) etmiş; ve bugün fevc fevc dinden sorti yapan modernist ve diyalogçu güruhlara meydanı kaptırmış değiller midir!?..
Vicdân” denen ve herkesde, her zümre ve sürüde indî, ârızî, mütelevvin, takdîrî, beşerî ve i’tibârî bir garîzanın “ilâh” i’lân edilme kolaylığı ve o ilâha da her istenileni söyletme ve yaptırma rahatlığı dururken, eskiler de ne kadar kendilerini yiyib bitirircesine, ifnâ edib tüketircesine, Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs-ı fukahâ deyib işi hep vahye bağlamışlar!..
 “Vicdânın o çok büyük aynasını” hele güneşli ve sümbülî bir havada, asrın müstakbel imâmı-ı kebîri ve dahî Prasasör Dr. (Damızlık ekran güzeli) Fârûk Beşer gibi ilâhiyyâtçı mollaların “müctehidi” ve kerâmeti kendinden menkûl teşehhiyyât küpü ve Böyyük M.M’i sâbık reis-i muhteremi B. Arınç Manisâvî Beyfendi karındâşımızın o “güzeller güzeli!” hoşfendisinin mübârek, muallâ ve mücellâ nâsiye-i şerîfelerine  bir tutuverdin mi, anında ve dünyânın hangi “Türk okulu!” veya kilise veya havrasında olunursa olunsun, helâl ve haramları zart diye, “gözleri tüllendirmeden!” okuyabilmeli değil midir!?.

*
 Yalınız helâl ve haramları mı?.
Yâ Lâtîf!
“Hatm-i enfâs eden yehûdî karındaşlarını, gözleri tüllenerek seyreden hoşfendilerinin!” onları hangi cennetlere taksim ediverdiğini de!..
Hûrilerle yatıp kalkacak donu düşük papa, rahip, râhibe, haham, başpiskopos, sarıklı başpolitikos ve başkardinâlosların cemâziyelevvellerini de!..
 Sırat’dan geçmeyi, boğaz köprüsünden geçmekden daha kolay gösteren ve Dimyat taraflarında kıçıkırık köprüler kurarak Galata köprüsünü satan Sülün Osman gibi bu köprüleri de  pazarlayan homongolosların sicil kütüklerini de!...
Esfel-i sâfilîni boylayacak papaz, haham ve imâm müsveddeleri ile “Dinler bağçesi” gibi arâzîlerin mümbit otlaklarında otlayacak büyükbaşların şirden ve kırkbayır ölçülerini de!...
 “İbrâhimî dinlerin?!” kitab-ı mukaddes ve mezmur sahîfelerindeki esrarlı satır ve  işe yarayan hurûfât sayılarını da!..
Hoşfendi kadar aziz ve leziz, gelmiş geçmiş muhterem peder ve azizler tarafından sıraya dizilib esas duruşa geçirilen râhibelerin kalb atış ve nabız sayılarıyla tansiyon grafiklerini de!..
Kabbala üfürükleri ile cin toplama ve cin çarptırma seanslarını da!..
 Moon=samanyolu literatüründeki esrarlı “Türk Okullarının!” kaç ma’sum sabînin ve gencin rûhunu ifsâd ve katletmek üzere, kaç şifreli şırınga kullanıldığını da!..
 Her türlü iş ve ihtiyâç içün, binâ, ma’bed v.s inşâ’ etmek üzere hangi bankadan yüzde kaç fâizle para çekmenin, “Allah Azze ve Celle ve Rasûlü Aleyhisselâm’a harb i’lân etmek demek olacağını” Kelâm-ı Kadîmîn 15 asırdır bütün cihâna bağırmasına rağmen, daha güzel ve kârlı olacağının hesablanmasını da!..
 Finans bankalarının sigortalı soygunlarla, hangi hayır ve hasenât yatırımlarına nasıl hız vereceğini de!..
“Türk okulları!” maskesi altında vatikan ve Buştlar çetesi hesâbına dünyânın 72 memleketinde kaç milyon şövalye robot tornadan geçirileceğini de!..
 Polis, me’mûr ve talebe gibi garîbân tirîdânın, müslümanlıklarını(!?) nice takiyyeler ile samanaltı edib, namazlarını da bu müthiş münâfıklık uğruna kazâya bırakanların, bunları hangi İbrâhimî dinlerin(!) logaritmik  hesablarıyla Âhıret’e bırakacaklarını da!...
 “Başörtüsü teferruâtı ve peruk fetvâları!” ile kaç yüzbin kız ve kadının, kaç milyar ton îmân firesi verdiğini de!..
 Müslüman katletmek içün siyonist ve evangelist terör şebekelerinin kaç milyar mermi, mühimmât, füze, bomba ve sorti kullandıklarını ve daha binlerce “vatikan-telaviv misyonlu, ABD istihbâratlı” şeytânî bilmeceyi de!..
*
Bir-iki asır evvel haçlı Avrupa’da beyni kanserli filozofik mikropların uydurduğu “DÎN yerine vicdânı ikâme etme” şizofrenisi, bu paçavra ve demode şekli ile şimdi “Hoşfendi diyasporasının” bazı gözü dönmüşlerine mi havâle edilip hortlatılmak isteniyor?!.. Veya bu kabil mikroplara “ev ödevi!” olarak ve hoşfendinin “papa cenablarına” yazdığı mektubdaki ifâde mu’cibince “papalık misyonunun bir parçası olarak” ihâle ve havâle mi edilmiş bulunuyor!?..
Herşeyin bir encâmı olacağı gibi, elbet bu işlerin de bir encâmı olacak; ve Rabbin hesâbı da buymuş denilecekdir... Acele etmeden, ihmâl değil, imhâl edilenleri ta’kîb gerek!..
Nasibse, bu satırlara seneler sonra, bir gün tekrar dönmemiz mukadderdir de...

1 Mart 2008 Cumartesi

(4) KELÂM-I KADÎM’İ TAHRÎF, TAĞYÎR VE SANSÜR EDEREK, ALLÂH’IN DÎNİNİ ILIMLI KILMA (SULANDIRMA) DENÂETİ, LAÎN “YEHÛD-HAÇLI” VE “HOŞGÖRÜ-DİYALOGÇU” CİBİLLETSİZLİĞİDİR...



“Ilımlı İslâm” adı altında Allâh Azze ve Celle’nin Dîni nasıl yok edilmek isteniyor, bunun içün hangi “hoşfendi ve şürekâsı” nasıl sûret-i hakkdan gösterilerek ileri karakol olarak kullanılıyor ve Allâh’ın Dini içeriden nasıl berhavâ edilmek sûikastına ma’ruzdur, bütün bunlar, “müslümanım” diyenlerin evleviyyetle ruznâmeye alması icâbeden ehemmü’l-ehem hususlardır. İslâmiyyet’i 15 asırdır (haçlı seferleri) denen terör, kıtâl, çapul ve barbar sürülerinin hücumları ile yok edemeyen yehûdî-haçlı dünyâsı, sovyetlerin yıkılmasından sonra meydanı boş bulup, bırakdığı yerden yeniden İslam dünyâsını hedefe oturtmuşdur. Üstelik bunu da, İngiliz sâbık başvekîlesi kadının ve ABD başındaki adamın ağzından bütün dünyâya da resmen ve alenen duyurmuşlardır...
İslâmiyyet’in “ılımlılaştırılması” plânı gibi büyük ve vahîm bir tehlikenin, mülevves piyasa politikaları adına hareket eden adamlar tarafından anlaşılması ve bu tehlike karşısında tedbir almayı düşünmeleri de aslâ beklenemez. Adı geçen iğrenç plânlar, mücerred, Allâh Azze ve Celle’nin Din-i Celîlini muhâfaza ve müdâfaa gayretiyle hareket eden muvahhid müslümanlar tarafından akâmete ve hezîmete uğratılabilir. Bunda da birinci adım, tehlikenin vehâmetini idrâk etmiş bulunan topyekûn müslümanların, başda münevverler olmak üzere bir müdâfaa ve direniş cebhesi meydana getirmeleridir. Bazı kolaycı ve saftirik grup ve cemaatların dediği gibi bu işi gâvur güdümlü resmî devâirden beklemek, mes’elenin binde bir bile ciddiyyetinin anlaşılamadığını gösterir... Mevcûd gayr-i muktedir ve aceze iktidârdan bu istikâmetde bir teşebbüs ümîd etmek ise, sürüye, kurdu çoban yapmakdan da beter bir keyfiyet bilinmelidir. Bugün bütün dünyâya ma’lumdur ki, adı geçen iktidâr(!) “ılımlılaştırma” dolaplarının tam göbek taşı üzerindeki “hoşfendi diyasporası” başda olmak üzere “vatikan-ABD-AB-Telaviv” şebekesinin emrinde bulunmaktadır... Binâenaleyh, parti gayretinden başka hedefi olmayanların da, bu işdeki çâre arayıcılıkları (!) cidden gülünçdür... Çünki bugün gelinen “ılımlılaştırma” ihâneti ile varılmak istenen hedefler, Allâh Azze ve Celle’nin dînine tam tecâvüz ve taarruzun son kertesi olub, parti pırtılı uydurma reçetelerle de aslâ hâlledilemezler...

ILIMLILAŞTIRMA İHÂNETİNDEN, TAM 100 SENENİN POLİTİKACI İNSAN TÂCİRLERİ MES’ÛL...

Bu noktaya, birdenbire gelinemediği de bedâhet derecesinde ortadadır. 1908 İT ihtilâl-i hâinânesinden i’tibâren tam 100 sene içerisinde, bütün ideoloji, doktrin, inkılâb, darbe, “sanal” bilmem nelerle, “çağdaşlaşma”, layıklaşma, lakırdılaşma, fıkırdaşma, “özgürleşme”, karıları kartlaştırıb katırlaştırma ve hünsâlaştırma ve bir çoğunu da orangotanlaştırma, parti pırtılı dem-bokrasi yaygaralarıyla müslüman oğuz türklerini haçlılaştırıb sabataistleştirme, hattâ milletin dînini resmen değiştirerek nasrâniyyeti ilân etme gibi korkunç plânların en tepelerde ciddiyyetle ele alınıb bazı paşaların mümânaatı üzerine de, “şaka yapdım” diyerek  küllemeler gibi tevâlî eden bir asırlık ve bin haçlı seferinden bin beter zulüm, kıtâl, itlâf ve tenkîl hareketleri, bu “ılımlılık” denilen iğrenç devreye müncer olmuşdur... İstisnâsız bütün politikacıların bu meş’um noktaya gelişde hisseleri vardır; ve bunun vebâlinden kurtulmaları da aslâ mümkin olamayacakdır...
Son 40 sene zarfında da bazı politika madrabazlarının suçdan sıyrılmak içün dillerine pelesenk etdikleri:
“-Canım görmüyor musunuz, iş mi yaptırıyorlar, engellemelerin haddi hesâbı yok!”
Soyundan bahâneler uydurmalarına, sâdece “bînemaz özrü” denir; ve bunun, aklı başında bir insan yanında beş paralık da kıymeti olamaz... Bu takdirde ise denir ki:
“-İş yaptırmadıklarını, neden hükûmet olmadan ve olunca değil de, hükümetden düşünce cıyaklıyor; ve her hükûmetin böyle bir mânia ile karşılaşdığını ve karşılaşacağını bile bile, neden hükûmet olmak içün can atıyorsunuz!? Hem bu bilinecek, hem de seçim evvellerinde va’d etmedik hiçbir şey bırakılmayacak... Bre insan tâcirleri! Bu üç kağıtçılığa hangi iffet, nâmus, şeref, haysiyet, hulâsa hangi îmân ve ahlâk kırıntısıyla cür’et ediyorsunuz!?..”
Tam bir asırlık devrin politika sahnesinde yer alan bu oyunbazların tamâmı, koltuk ve makâm sevdâlarına esir oldukları içün, meşrûtiyyet, cum. ve dembokrasi tanrıları ile onların vekilleri (yarı tanrılara) tâviz üstüne tâviz vererek, bu koltuk ve makamlarda bir saat daha fazla kalabilmeyi, nefs denen düşmanları dili ve binbir cerbeze ve gözboyama ile kitlelere “hizmet!” adına dayatıb, onları hipnoz edercesine partikolik uyur-gezerler hâline getirmişlerdir...
Artık bu uyur gezerler de, başlarına yular geçirilmiş ehlî büyükbaşlar gibi “modernizmin” hormonlarıyla beslene beslene, “reformizmin” semiz ve sağmal malları olarak kolayca satın alınmış; ve buradan da “lightizmin, ılımlı, sulu sulak” ağıllarına sevkiyatları yapılarak, “hoşgörü ve dialog” ve “medeniyetler ittifâkı” soyundan böğürmeleri te’mîn edilmişdir... Bu savt-ı kelb-i kebîre ve kerîhelerin ses kirliliği ve necâsetleri de, işte bugün,kulakları sağır eder hâle gelmişdir... Artık isteniyor ki, kulaklar sâdece bunu duysun ve bunu duyan kulaklardan beyne de bunlar dolsun; ve bütün bunların netîcesinde ise, şartlanmış sürüler, aynı fabrikanın standart tariflere uygun ma’mülleri ya’ni “sayın vatandaşları!” cümlesinden olsun!.
 İyi, güzel ve terör düşmanı, neye terör diye ta’lîm etdirilmişlerse ancak ona kilitlenmiş dumanaltılı uysal vatandaşlar, kurşun askerler cümlesinden!!!
Evet, “sayın vatandaşları!” böylece “canbaza bak canbaza!” vasatının mübârek ve ılımlılaştırılmış seyircileri olarak istenilen kalıba dökülünce de, “dembokrasi” devr-i dilârâsının çarkı işletilmiş olacak; ve sirk patronları da, saltanatları inkıtaa uğramadan “yaşamlarını” istedikleri gibi sürdürmüş olacaklardır...

MEĞER HAÇLI KABUKLULARA LOZAN’DA SÖZ VERİLMİŞ...

Kitâb nassları, mütevâtir hadîs ve mütevâtir icma’ ile sübut bulmuş hüküm ve haberlere cezm ve yakîn derecesinde inanan, bunların tamâmını, bir teki bile müstesnâ olamadığı halde tasdîk ve tahsîn eden; mücerred Allâh Azze ve Celle’nin kulu bulunması hasebiyle de, mutlak hürriyet îmânına sâhib bir müslüman içün ise, insî şeytanların istediği böyle uydurulmuş, hormonlu, sun’î ilkahla peydahlanmış bir “vatandaş” kılığına girmek, bedâhaten ortada bir hakîkatdır ki, aslâ mümkin olamaz...
O halde, bâlâda beyân etdiğimiz vechile insî şeytanların yapabileceği bir tek iş kalıyor ki, o da, “pek sevgili vatandaşlarını”, hem onların istediği gibi “vatandaş” kılacak; hem de, onların modelini “çizdiği” ya’ni uydurduğu bir dîni, bir nesneyi, müslümanlık kabûl ederek,  kendilerini müslüman zanneden bir “ulus=İbrânîcesi sürü” te’mîn edecek lâ’netli bir formül yakalamak!.. Nisyân ile ma’lûl olmayan hâfızalar hatırlayacaklardır ki, “ılımlılaştırma” inşaat ustalarından Yardakoğlu veznindeki sarıklı başpolitikos Bardakoğlu nâm birâderleri, bu uyduruk nesneyi kelime kelime şöyle formüle bağlamışdı:
“-Artık dîni ve dindârlığı, geçmiş dönemlerde yazılmış kitabların satırları ve formatları içinde değil, dünyâya bakarak inşâ’ etmek ve ona göre çizmek istiyoruz...”
Bugün yehûdî-haçlı “hoşgörü ve diyalog” globalizmi önünde eğilmiş bulunan başda “hoşfendi diyasporası” ve sarıklı başpolitikos Bardakzâde üst sınıfları olmak üzere, topunun da iç yüzlerini aksetdiren en açık ve sarih i’tirâf vesîkası, işte bu satırlardır...
Biz şimdilik, Allâh Azze ve Celle’nin Dîni’ni ortadan kaldırıb atmak içün kimlerin kimlerle tam bir işbirlikçilik içinde olduğuna dikkati çekib geçelim... Nasibse ileride şundan da bahsedeceğiz ki, müteveffâ masonlardan bir zamanların “Gâlib Hocası” C. Bayar:
“-Biz Türkiye’den İslâmiyyet’i kaldırıb atmak içün Lozan’da Avrupalı dostlarımıza söz verdik!..”
Diye nerelerde nasıl konuşmuşdur?.. Yoksa bugün başörtüsünü bahâne ederek azıp kuduran ve F. Altaylı nâm ma’lûma varıncaya kadar nicelerinin, televizyon kanalizasyonlarında “delirecêm, çıldıracâm!” deyû, mıntıka-yı memnû’asına nişadır sürülmüş gibi cıyak-vıyak köpürmesi boşuna mıdır?!..
Bugün, sarıklı sarıksız, suratlı suratsız, yularlı yularsız, sakallı sakalsız, dumanlı dumansız, hilâlli hilâlsiz, türbanlı türbansız, partili partisiz, dindâr kindâr, topyekûn sistem politik cambaz, dansöz ve donsuzlarının iç yüzü işde budur...
Büyük Akâid İmamı Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretlerinin buyurduğu üzere “politikacılar insan tâcirleridir!.” Bu tâcirlerin ikbâl hesabları uğruna yemiyecekleri halt da tasavvur edilemez. “Dembokrasi” denilen ve politik şeytanların uydurduğu hayat tarzı, yani “dîn-i dalâl” de, bu “insan tâcirlerinin” insanları sömürüb sağmal inek gibi sağmalarının ve kendi ilâhlıklarını bu insanların tepesinde hâkim kılmalarının bir vâsıtasıdır...
İslâmiyyet ise, Âdem Aleyhisselâm’dan bugüne kadar gelen binlerce peygamberi (Aleyhimüsselâm) ile, insanları mücerred Allâh Azze ve Celle’ye KUL yaparak, bu sömürücü şeytanların elinden kurtarıb mutlak hürriyete kavuşturmanın çâre-i yegânesi olarak âdemiyyetin önündedir... Bu i’tibarladır ki, dünyâyı sömürmek isteyen şeytanlar cebhesi, İslâmiyyet’in bu en birinci vazîfesi karşısında, o Hakk nizâma kaskatı ve azılı birer düşman kesilmek sapıklığına düşüyorlar... Dünyâda bu gün estirilen İslâm düşmanlığı ile, “layıklık, dembokrasi, globalizm, hoşgörü-diyalog, medeniyetler ittifâkı, İbrâhimî dinler, teslisciler de tevhidçidir, vs.” gibi küffâr u füccâr uydurması daha nice iblisliklerle, bilhassa Anadolu yaylasını baraj ateşi ve bombardımanlarla durub dinlenmeden dövmenin berâber yürütülmesi, çok mânîdâr ve câlib-i dikkatdir!..

VAHİY, ŞİRKİN HER TÜRLÜSÜ GİBİ DEMBOKRASİYİ DE ŞİRK SAYDIĞINDAN ONU DA REDDEDER...

Dembokrasi cebhe-i şeytânîsinin gizli ve açık yürütdüğü pek çok taktikden birisi ve irisi de, hiç şübhesiz, İslâm ile dembokrasinin bir arada beraberce yürütülebileceği ya’ni kâbil-i te’lif edilebileceği kuyruklu yalanıdır. Bu yalan ile varılmak istenen hedef ise, İslâmiyyet’i, dembokrasiye îmân etdirerek, dolayısıyla da, dîni, dembokrasinin hâkimiyyeti altına alarak, günden güne onu eritmek üzere, tebdîl, tağyîr ve tahrîf etmekdir... Binnetîce, lâ teşbih ve lâ temsil, lazer şuaı ile prostat buharlaştırır gibi buharlaştırıb ortadan kaldırmak... Bu hedefe varmak işinde de, bu gün kullanılan en moda usûller, “hoşgörü-diyalog” ve “medeniyyetler ittifâkı” gibi usûllerdir. Bu usûlleri dembokrasi vasatında yürütüyor olmak içün de, durub dinlenmeden, politikacı denilen bütün “insan tâcirlerinin” eline ve diline kondurulan mecbûriyyet ve dayatma,  bu dembokrasi denilen dîn-i bâtıldır...
Dikkat edilirse, irili ufaklı bütün partili pırtılı, dedeli babalı, cemci demci, semahlı sema’lı, hoşfendi boşfendi coşfendi diasporalı, kuvvâcı mukavvacı kurtarıcı kurtlanıcı, localı bacalı lotaryacı, meyhâneci kerhâneci, diyânetci denâetci, sarıklı sırıklı, layıkçı kayıkçı, ne kadar resmî ve husûsî teşekküller varsa, hepsi de, “dembokrasi” zikriyle yahud da “cumburlobiyet” cayırtısıyla kendinden geçirilmenin dumanaltısı...
Zerre kadar beyni ve insanlık haysiyeti olan bir insan, bu noktada durur; ve kocaman bir “acaba” çekmeden ve bu “acaba”nın cevâbını bulmadan da bir adım atamaz...
“-Her türlü halt, bu perdelerin, bu maskelerin, bu örtülerin ve bu yorganların altında işlenecek!”
Deyû, yıllardır cumhûrî ve yahûdî-haçlı güdümlü bir jakobenizm, bütün huşûnetiyle müslüman memleketleri ve bilhassa da Anadolu yaylasını biribirine katmaktadır...  
Kim karşısındakinin sırtına çıkıb da zulüm ve eşkıyâlığını devlet ve hükûmete taşırsa, onun idâresi (dembokrasi) olarak halkı dumanaltı etmek üzere, ona geçirilen bir morfin şırıngası... Bunu yıllarca yehûdî-haçlı güdümünde başda CHP olmak üzere istisnâsız bütün partiler ve hükûmetleri yapdı, darbeciler yapdı, masonu bilmem nesi yapdı, şimdi de “hoşfendi diyasporası ile AKP ma’lûmları” denemekde... Hem de sarık cübbe altında ve salya-sümük gözyaşları akıtarak... Allâh ve Rasûlü Aleyhisselâm’a katıksız ve pazarlıksız îmânı olan haysiyetli bir insanın, bu derekelerde seyretmesi elbetde ve aslâ mümkin olamaz. 
 Allâh Azze ve Celle’nin 15 asırdır mutlak hakîkâtı olan son Şerîatı’na karşı, bâtıl yehûdiyyet ve nasrâniyyeti hakk dinler (!) kategorisine terfi etdirmek; ve bunun zarûrî netîcesi olarak da Hakk Dîni, derece tenzîli ile o bâtıllar derekesine indirmek, ihânetin en dip noktasıdır... Bir insan hem müslüman olsun, hem de böyle bir denâeti irtikâba cür’et etsin; irtidâd etmedikce bu aslâ mümkin de değildir...

ŞERÎAT MÜTEHASSISI ŞEYHÜLİSLÂM KALEMİYLE
ALLÂH’IN İPTAL ETDİĞİ DİNLERE HİSSE ÇIKARMAK...
Büyük Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri, mevzûa şu satırlarıyla ışık tutuyor:
“- İnsan, Allâh’ı nâmına taşıdığı ve Allâh’ının teblîğât-ı kat’ıyyesine tevfîkan kabûl etdiği fikir ve i’tikâdını elbetde değiştiremez, hiç bir şey’e fedâ edemez. Hele âlemin dalâli yüzünden dalâletde kalmak veyahud âleme yaranacağım diye kendi dîninin hakîkatından Allâh’ın iptâl etdiği dinlere de hisse çıkarmak, hulâsa halka mümâşât edüb Hâlık’ın merdîsi hılâfında söz söylemek kadar şaşkınlık olamaz.” (3)
Tabii merhûmun burada bahis mevzuu etdiği “insan”, dînini istismâr eden münâfıklar değil; hakîki müslümanlardır ki, bunların, “âleme yaranmak içün Allâh’ın iptâl etdiği dinlere hıssa çıkarmak gibi bir şaşkınlığa” düşmeleri, 15 asırdır, şu son asra ve bilhassa şu son senelere kadar da aslâ görülmüş bir rezâlet, hıyânet ve dalâlet değildir...
Merhûm Şeyhülislâm Hazretlerinin, “Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymet-i Ilmiyyesi” nâm eserlerinde, Qıyâmete kadar gelecek sahte müctehidlere ya’ni müctehid taslağı aşşağılık zibidilere verdiği, fevkal’âde kıymetli, perişân ve müzmahil edici cevablarını, birkaç cümlesiyle de olsa ber-vechi âtî iktibâs edeceğiz.  Bugünün, her dîni hakk kabûl edip hür müşrikliğe mavi boncuk dağıtan ve mazhebi genişliğin evc-i bâlâsına taht kurmuş bulunan “hoşgörü-diyalog” başfitnesi de dâhil, ne kadar (vahyi) yamultan çarpıklık ve sapıklık varsa, mezhebsizliğinden modernizmine; reformizm, milenyumculuk, târihsellikcilik ve telfikçilikden, fırâk-ı dâllenin tamâmına varıncaya kadar topuna da, merhûm, meşhûr sapıklardan Kazan’lı Mûsâ Cârullah Bigiyef denen mel’unun şahsında, şu muhalled satırlarını okkalı bir Osmanlı tokadı olarak aşketmektedir:
“- Kütüb-i Kelâmiyyedeki i’tikadları süpürüp taşlıyorsun öyle mi?. Müşriğin i’tikâdına varıncaya kadar her i’tikâdı savab (doğru) ve muhterem addetdiğin halde, bilemem hangi girdibâd (kasırga gibi) adâvetle dumanlanmış gözlerine, yalınız kütüb-i kelâmiyyedeki akâid mi batıyor? Kütüb-i kelâmiyyeden ne istiyorsun? Müslümanların akâidini hâvî olduğu içün mü onlara bu kadar düşman oldun?. İstediğin bir mes’ele-i kelâmiyyeyi, üslûb-ı ılmî ve âdâb-ı münâzara dâiresinde intiqâd (tenkîd) ve münâqaşa etmeğe me’zunsun; ve bu babda tamâmen hürsün. Fakat qânûn-ı edebi çiğneyen bu ğilzetin (galizliğin, kabalığın, kuduruşun) sebebi nedir, anlamıyorum?. Ulemâ-yı kelâm ne yapsınlar?”
Merhûm, devamla şöyle buyuruyorlar:
“Kütüb-i kelâmiyyedeki aqâidi süpürüp taşlayarak aqâid-i islâmiyyeyi zâyi’ ve munqariz bir hâle getirmeğe pek ziyâde havâhişker (arzulu) olduğunuz anlaşılıyorsa da, inşâallâh buna muqtedir olamayacaksınız. Hele Qur’ân-ı Kerîm’e, bihamdihî Teâlâ dest-i tahrîb tahrîfinizin yetişemeyecek derecede olan mahfûziyyeti sâyesinde, Dîn-i İslâm’a hiç bir şey yapamayacaksınız. O sizin bid’ıyyâtınızın foyasını meydâna çıkarmak üzere dâimâ kâfî gelecek, ve hizmetlerini ketm ve inkâr etmek istediğiniz ulemâ-yı şerîatı dâimâ te’yîd edecekdir. Esâsât-ı İslâmiyye’nin muharrib mikroplardan muhâfazası husûsunda son istinadgâh olarak Qur’ân-ı Kerîme güveniyorum ve cidden mütesellî oluyorum. (4)
Merhûm Şeyhülislam Hazretleri kendi zamanındaki Kazanlı Mûsâ Bigiyef gibi “mikroplara” işte böyle tokatlar aşkederken, aynı zamanda bugünün “hoşgörü-diyalogcu” yani “Kur’ân tahrifçisi mikroplarına” da haketdikleri tokatları aşketmiş oluyordu. Zîrâ bugünki yehûdî-haçlı beslemesi mikroplar da, dünki Kazanlı Bigiyef misillü mahlûkların nesilleri olarak aynı yoldadırlar; ve onun gibi kitâbî küffâr u füccârın muhalled finnâr olduklarını, Qur’ân, hadîs ve icmâ’a rağmen inkâr etmek dalâletindedirler. Ancak ne var ki, bugünkiler, daha da cibilletsizce ve azgınca hareket edib, tam bir kudurmuşlukla gemi azıya almışa benziyorlar...
...........................................................................................................................
DİPNOTLAR:
(1) 16. 2. 2007 M. G.
(2) Hakk Dini Kur’an Dili, Merhûm M. Hamdi Efendi, c. 2, sh. 1007.
(3) Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymet-i Ilmiyyesi, s.92, Dârü’l-Hılâfeti’l-İslâmiyye, Evkâf-ı İslâmiyye Matbaası, 1335/1337.
(4) Zikredilen eser, s.105-106